Çocuk Parkı

Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Çocuk Parkı

Mesaj  Faruk Saim Bir C.tesi Mayıs 31, 2008 8:37 pm

*Bu öykü Genç Yaklaşım dergisinin nisan sayısında yayınlanmıştır.

“Ahmet Gören, Selim Yazıcı, Semih Yanıkoğlu…”

Gürültüyle açılan koğuş kapısının gıcırdaması bittiğinde gardiyanın sesi yankılanmaya başlamıştı. Mahkeme günü ben ve arkadaşlarım en güzel –tek- elbiselerimizi giydik. Damat gibi olmuştuk(!) Herkes aynı espriyi yapıyordu. Ardından hep aynı yorgun kahkahalar.

Küçük çaplı bir bayram havası hâkimdi koğuşa. Kısa süreliğine de olsa ‘dışarının’ havasını soluyacaktık...

Özgürlük kokardı dışarısı. Sonunda tütün ya da ter kokusu ilişmezdi soluğunuza. Her yanınız duvar olmazdı hem...

Az sonra gardiyan geri döndü. Hazırlanmıştık. Bizi peşine taktığı gibi doğruca ana kapıya… Zırhlı araç kapının hemen dışında bekliyor olmalı… Arka kapı açık, iki yanında iki er… Ana kapıya vardık. Erler masum yüzlü… Tüfekleri emaneten taşıyor gibiler…

Sırayla bindik hurda yığınına. Gürültüyle çalışmaya başladı. Sarsılıyorduk.

*

Erler konuşmuyorlardı. Belli ki tembihlenmişler… Biz de artık konuşulacak her şeyi tükettiğimizi düşünüyoruz. Bazen göz göze gelerek anlaşabiliyoruz, artık gözlerle konuşmayı da öğrendik.

Küçük bir camı vardı aracın. Işık buradan süzülüyordu içeri. Yolculuk uzun… Sıkılıyorum. Camdan bakmaya yelteniyorum, erlerden biri dürtüyor. Tamam, anladık, ama yasak… Oturuyorum yerime. Keyfim kaçtı.

İki saati geçti yoldayız. Dışarıdan çocuk sesleri geliyor. Sanırım bir çocuk parkının yakınındayız. Hurda yığınının sesi kesildi. Sarsıldık. –Başka bir şey dilemeliydim.-

Erler telaşlanıyor. Birkaç dakika bakınıyorlar anlamsızca. Şoförle konuştular, tamir lazımmış. İsteyerek kulak misafiri oluyorum. İkisi iniyor yanımızdan. Özenle kilitliyorlar kapıyı. Kapı kapanır kapanmaz yerimden kalkıyorum. Çocuk sesi…

İki yılı geçti çocuk sesi duymayalı. Hapishane, tutukevi, hücre, mahkeme; malum, çocukların pek uğradıkları yerler değil... Diğerleri tepkisiz. Elimin ancak sığabileceği pencereden doyasıya izliyorum çocukları. Parkta oynaşıyorlar. Kimi kaydırakta kayıyor, kimi salıncakta sallanıyor. Doyasıya gülüyorlar. Ağlayanlar da yok değil tabii. Biri kumdan kale yapmış, kalesini yıkmışlar. Basıyor çığlığı. Annesi koşuyor banklar tarafından. Onarmaya çalışıyor kaleyi. Bir yandan da teskin ediyor sarışın cadıyı.

Bir diğeri üç-dört yaşlarında. Salıncağa binmek için sıra bekliyor. Salıncakta sallanan yaşça daha büyük. Ağabeylik yapıyor. Yer veriyor ufaklığa. Dünyalar onun sanki… Ağabey gururlu yaptığından… Ufaklık gülücükler dağıtıyor etrafa. Dakikalarca gülüyor. Tedbiri de elden bırakmıyor. Sıkıca tutunuyor zincirlere.

Parkın bize yakın tarafında bir cimcime yapışmış babasının pantolonuna. İlle de pamuk şeker! Babası kızamıyor cimcimeye. Pamuk şekeri alıveriyor. Pamuk şekerci de memnun halinden cimcime de. Baba tedirgin… Hurda yığınının siyah plakası dikkatini çekiyor. Kızını kucağına alıyor. Doğru parkın diğer tarafına… Gülüyorum. Ben de olsam aynısını yapardım diye düşünüyorum.

*

Ortasından kırmızı şerit geçen mavi hurda yığını çalışır gibi oluyor. Sarsılıyoruz haliyle. Arkadaşlarımla –eskiden yoldaş derdik- göz göze geliyoruz. Gözlerinin feri sönmüş derler ya tastamam öyle durumları. Yanlarında çocuk gibi kalıyorum.

Dışarıdan homurtular geliyor. Bıyıkları henüz terlemiş erler kaygılı. Mahkemeye yetişememekten endişeleniyorlar. Biz halimizden genel olarak memnunuz. En azından yargılanıyoruz! Duramıyorum yerimde. Selim kızıyor:

“Bu ne yaşama sevinci?”

Cevap vermiyorum. Aklımdan, mahkeme duvarı gibisiniz, demek geçiyor. Boş ver, diyorum kendime. Gözlerimi dayıyorum pencereye. Dikkatimi çekiyor parkın uzak köşesinde öylece duran kız. Mırıldanıyorum:

“Küçük kız öylece duruyor…”

Ahmet duymuş sesimi. Anlamaya çalışıyor. Kalkıp o da bakıyor pencereden. Dudak büküyor. Yine yalnızım penceremde. Tanır gibiyim küçük kızı. Aklımı kurcalıyor neden diğerleri gibi oynamadığı, gülmediği ya da ağlamadığı. Öylece duruyor. İfadesizce bakıyor oynayan çocuklara. Dilenci falan değil. Üstü başı düzgün. Canı istemiyor gibi. Şikâyetçi de değil halinden. Aslında hiçbir şey ifade etmiyor bir şey yapmayışı; sadece ben anlamlandırmaya çalışıyorum.


*

İki yetişkin rahatsız oluyorlar kara plakalı aracın parkın önünde durmasından. Biraz da meraktan gelip soruyorlar askere “Yardımcı olabilir miyiz” diye. Şoför, işimizin bittiğini, az sonra gideceğimizi söylüyor. Rahatlıyorlar. Seri adımlarla çocuklarının yanına dönüyorlar.

Parkı izlemeye devam ediyorum. Küçük kız hâlâ öylece duruyor. Moralim bozuluyor. İstemeden bir of çekiyorum. Ahmet’in küçümseyen bakışlarına maruz kalıyorum. Semih hiç ilgili gözükmüyor. Kim bilir hangi vukuatını yâd ediyordur. Gözlerimi parka çeviriyorum. Bir değişiklik yok. Hurda yığını hırıldıyor önce. Sarsıntının ardından devam ediyor yolculuğumuz. Açı daralmasına rağmen son ana kadar ayırmıyorum gözlerimi küçük kızdan. Surat ifadesinde bile bir değişiklik yok. Aynı ilgisizlikle izliyor çocukları. Artık göremiyorum. Yerime oturuyorum. Boynum ağrımaya başladı. Sağa sola çeviriyorum başımı. Konuşmuyoruz. Beraberce hurda yığınının hırıltısını dinliyoruz.

(...)

Mahkeme bahçesindeyiz. Hırıltısı ancak kesildi mavi hurda yığınının. Erlerden esmer olanı kapıyı açıyor. Karşımıza bir başka kapı çıkıyor. Mesafe yirmi metre kadar. Rahatça, özgürlük soluyabileceğim yirmi altı adım… Yavaştan alıyorum bu yolculuğu. Fakat erler telaşlı… Çekiştiriyorlar kolumu. Adımlarımı sayıyorum: Bir, iki, üç, dört… On bir, on iki, on üç... On sekiz, on dokuz... Yirmi beş, yirmi altı… Özgürlük kokan havayı soluduğum yirmi altı adım… Ve sonrasında içeri giriyoruz. Ardıma bakmama izin vermiyorlar.

Apar topar bir odaya sokuluyoruz. Avukat hazır bekliyormuş. Asık suratlı birisi… Her halinden memnuniyetsizliği yansıyor. Geç kalmışız. Zamanımız yokmuş. Duruşmada konuşmamalıymışız. Elinden geleni yapacakmış. Mümkün olan en az cezayı almamızı sağlayacakmış. Sinirim bozuldu. Avukata şöyle bir baktım. Göz göze gelir gelmez:

“Sen ne diyorsun ya! Biz suç işlemedik diyoruz. Sen suçlu olduğumuza karar vermişsin, mümkün olan en az ceza, diyorsun!”

Yerimde zor duruyorum. Selim bana mukayyet olmaya çalışıyor. Elimde kalacak avukat bozuntusu. Ahmet araya giriyor. “Tamam,” diyor avukata, “Bildiğini yap. Ama sakın bizim adımıza yalvarma!”

Ahmet’in konuşmasının yerindeliğine hayran kalıyorum. Kin dolu gözlerle bakıyorum avukata. Tırsıyorum. Esmer olan er geliyor. Duruşma saati gelmiş. Salona geçiyoruz. Hâkim başlıyor.

Tık… tık. Tık… tık. Daktilo sesi sinir bozucu… Savcıya söz veriyor. Savcı hep bu ânı bekliyormuş gibi. Verip veriştiriyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenini değiştirmeye teşebbüsten… Bir yığın laf. Arada birkaç tanıdık kelime de geçiyor iddianamede: Kemalizm, Komünizm, Marksizm, eylem vesaire. Gerisi Fars edebiyatı. Savcının dediklerinden bir şey anlamadık. Fakat öylesine hırsla anlatıyor ki eminim kızacağım şeyler söylüyordur. Hâkim, avukata söz veriyor. Tık tık… tık tık tık. Avukat da birkaç divan şiiri döktürüyor. Ben tavanı izliyorum. Belki aramızda tek anlayabilecek olan Semih. O da ilgilenmiyor mahkeme olayıyla. Ne de olsa yargılanmamız bile bir lütuf.

Etrafımla bayağı ilgiliyim. Salonda bizden ve üç askerden başka kimse yok. Hâkim ve daktilocu da uzayda bir yer kaplıyorlar herhalde. Avukat sözünü bitiriyor: “Saygılarımla arz ederim.”

Hâkim bize şöyle bir bakıyor. Bakışlarıyla eziyor bir süre. Ağır ağır sağına dönüyor. Aynı hızla soluna… Bir şeyler mırıldanıyor. Filmlerden hatırlıyorum bu sahneyi. Sağ elini cebine uzatıyor. Mavi bir kalem çıkarıyor: Çat! Bu kadardı.

“Dava sona ermiştir.”

Avukat zoraki bir mahcubiyet yaşıyor gibi. Askerler kolumuza giriyorlar. Kalemin sesi hurda yığınından daha çok sarsmıyor. Fakat bir süre olan biteni algılayamıyorum. Başıma müthiş bir ağrı saplanıyor. Yürümeye başlıyoruz. Yalnızca söylenenleri yapıyorum. Bir süre sonra aklım başıma gelir gibi oluyor. Dışarıya çıkıyoruz. Ellerim kelepçeleniyor. Ter ve tütün kokmayan son nefeslerimi almalıyım. Özgürlük kokan son yirmi altı adım…

Mavi hurda yığını çalışır halde bekliyor bizi. Savcı bir güzel tembihliyor komutanı. Erler bizden önce biniyorlar araca. Komutanları kilitliyor kapıyı. Daha kalabalığız. Yolculuk başlıyor.

Ahmet, Selim, Semih aynılar… Yüz ifadeleri gelirken nasılsa öyle… Kelepçemle oynuyorum. Çocuk sesleri (?). Parkın yanından geçiyor olmalıyız. Yerimden kalkıyorum. Erler bu sefer bir şey demiyorlar. Parka bakıyorum. Gözlerim küçük kızı arıyor. O aynı yerde aynı vaziyette… Diğerleri biraz yorulmuşlar. Bir kısmı hâlâ koşuşturuyor. Ağlamalar, gülmeler, çığlıklar… Doyasıya bakıyorum birkaç saniye. Hurda yığını tekliyor gibi… Yavaşlıyoruz.

Salıncaktan düşen basıyor çığlığı. Etrafındakiler suçlu gibi bakıyorlar ağlayana. Babası geliyor ve biraz ovuyor dizini ufaklığın. Ağlama kesiliyor. Hemen yan tarafta simidini iştahla yiyen, halinden gayet memnun. Kendime şaşırıyorum; hâlâ gülebildiğime… Açı daraldıkça daha fazla çaba harcıyorum. Son kez bakıyorum küçük kıza, sabahki gibi. Hâlâ izliyor diğerlerini. İlgisiz. Somurtkan değil, ama gülmüyor da. Öylece duruyor. Bir hayli uzaklaştık artık, seçemiyorum.

*

Cezaevine varıyoruz. Hurda yığını bir kez daha susuyor. İniyoruz. Doğru koğuşlara… Fakat yolumuzu değiştiriyorlar. Koğuşa gitmiyoruz. Hücrelere tıkıyorlar bir bir.

Ellerimi çözüyorlar. Gardiyan gayet hassas. İçeri giriyorum. O kadar. Bir adım daha atacak yer yok. Çömeliyorum. Karanlık. Düşünüyorum, halimden kimsenin haberi yok. Mektuplarıma da cevap gelmiyor. Büyük ihtimalle gitmiyorlardır bile. Neyse Semih’in dediği gibi; yargılamakla lütfettiler zaten.

*

Bütün gece uyumadım. Sabah gardiyan kahvaltı getirdi. Bir kafasının üstünden sarı altın halka eksik. Kibar davranıyor. Küfür yok.

Dalmışım. Parktayım. Park boş. Bir tek küçük kız var. Salıncakta sallanıyor. Yanına gidiyorum. Sallamamı istiyor. Yavaşça sallıyorum. Sallandıkça neşeleniyor. Ben de mutlu olarak eşlik ediyorum ona.

Çağrılıyorum. Parka kurmuşlar darağacını. Park hâlâ boş. Bir tek küçük kız. Ardıma bakmaya cesaret edemiyorum. Sehpaya çıkıyorum. Yüzüm ona dönük. Gözlerim kapalı, açıyorum. Karşımda, üzgün gibi.

Anlatmak istiyorum. “Suçsuzum” demek istiyorum. “Köyleri ben yakmadım, masumları asan ben değilim, toplu mezarlar da inşa etmedim” demek istiyorum. Olmuyor. Boynumda hissediyorum ilmiğin baskısını. Gözlerimi kapatıyorum. Yediremiyorum kendime. Son bir kez açıyorum, küçük kız karşımda. Tepkisiz. Üzgün gibi. Ona, “Sadece tek hatam yaşamayı bu kadar sevmek” demek istiyorum. Gücüm yok. Anladığını hissediyorum. Gözlerim kapanıyor ve biliyorum; küçük kız öylece duruyor…

_________________
Yazmak, itiraf etmektir

Faruk Saim
Sermuharrir
Sermuharrir

Mesaj Sayısı: 104
Kayıt tarihi: 06/12/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz